Zaman Rölatiftir

Zaman Rölatiftir

Arthur C. Clarke-

Bilim, şüphesiz ki, dar ve kısıtlı bir çerçevede incelenemez. Gerçeğin peşinde koşan hakiki bilim adamları, insanlığın genişleyen anlayışına paralel olarak, bilimi layık olduğu yere çıkaracaklardır…

MEKAN-ZAMAN

Biz günlük hayatımızda mekanı üç boyuta veya yöne ayırmaya alışmış bulunuyoruz; bunlara uzunluk, genişlik ve derinlik (yahut yükseklik) adlarını vermişizdir.
Bu boyutlardan sonuncusu, yani yükseklik öteki ikisiyle tamamıyla aynı mahiyette değildir. Fakat bu ikisi mutlak surette rölatiftir ve yalnız gözlemcinin görüş açısına bağlıdır: O dönerse, onunla birlikte bu boyutlar da döner.

İşi biraz derinleştirirsek, bizim derinlik dediğimiz istikametin de, genel olarak iddia edildiği kadar mutlak olmadığını görürüz. Bu, yeryüzünde oradan oraya sık sık değişmektedir. Hatta aynı yerde dahi açıkça farklı istikametleri olabilir. Bir tepkili uçak havalanmak üzere uçuş pistinde hızlandığı zaman, uçağın içinde iseniz, dikey yönünüzün öne doğru eğildiğini hissedersiniz. Eğer oturduğunuz koltuk dönebilse bu, farklı eksenlere göre sıralanır.

Farklı süratlerle hareket halinde bulunan gözlemciler, buna benzer bir tarzda, mekan-zamanı hafifçe farklı nispetlerde bölerler; o şekilde ki, ikisinden biri ötekinden daha fazla zamana, fakat daha az mekana tassarruf edecek, ama toplam aynı kalacaktır. Bir sistemde (mesela bir uzay gemisinde) zamanın akış hızı, bu sistemin hızına ve içine aldığı çekim alanına bağlıdır.

 

ATOM SAATİ

Normal süratlerde ve olağan çekim alanlarında zamanın burkulması (distortion) tamamıyla ihmal edilebilir. Dünya çevresinde saatte otuz bin kilometre hızla dönen bir suni uyduda bile, bir masa saati sadece üç milyarda bir, tek tik tak kaybedecektir. Dünya çevresinde bir devir yapan bir astronot ise, yerde kalmış olan arkadaşlarından ancak saniyenin milyonda biri kadar geç ihtiyarlayacaktır.

Dünya cisimlerinin bu çok mütevazı süratlerinde zamanın bu son derece zayıf uzaması, ancak 1959 yılında ispat edilebilmiştir. Bir insan elinden çıkmış hiçbir saat bunu ölçemezdi. Fakat Alman fizikçisi Mössbauer tarafından geliştirilen bir teknik sayesinde, titreşimli atomlar vasıtasıyla, zamanı bin milyarda birden çok daha yüksek bir sıhhat ile ölçmek mümkün olmuştur.

UZAYAN ZAMAN

Önemle belirtmek gerekir ki, uzay yolcuları başlarına gelen bu acayiplikleri bize anlatacak durumda olmayacaklardır. Geminin içinde her şey tamamıyla normal görünecek ve gerçekten de böyle olacaktır. Ancak yeryüzüne döndükten sonradır ki, orada gemilerindekinden daha fazla zaman geçmiş olduğunu anlayacaklardır. İşte bir insana, dünyadan yüzyıllarca süre ile ayrı kaldıktan sonra, oraya ancak birkaç yıl ihtiyarlamış olarak geri dönmek imkanını veren sözde zaman paradoksu budur. Gerçekte izafiyeti kavramış bir kimse için bu hiç de paradoks değildir; mekan-zaman yapısının tabii bir neticesidir.

Bu uzama etkisi, başlıca, yıldızlara doğru uçuşta uygulanacaktır. Böyle uçuşlar, bunları yapan astronotlar farkına varmaksızın yüzyıllarca sürebilecektir. Bunun zaruri neticesi geleceğe seyahattir. Şüphesiz tek yönlü bir seyahat. Yıldızlar arası yolcusu tekrar vatanına dönecek, fakat çağına asla dönemeyecektir.
Bu kadar hayret verici bir imkan, daha elli yıl önce hiç incelenmeden hemen reddedilirdi; bugün ise bilimin kabul ettiği bir gerçektir. Bu, bizi birçok ışık yılı sürecek yolculuklara katlanmadan zamanı uzatmak veya kısaltmak için başka çareler üzerinde düşünmeye götürür.

 

HIZLANAN ZAMAN

Herhalde dikkat etmiş olacaksınız ki, zamanı değiştirmek için bilinen birkaç vasıta, yalnız son derece güç uygulanır değil, aynı zamanda en az yararlı istikamette etki yapar niteliktedir.
Geçmişe seyahatten çok daha gerçekçi bir fikir, geleceğe doğru gidişimizin (veya gider görünüşümüzün) hızını değiştirmektir. Bazı ilaçlar bunu şimdiden bir ölçüde yapmaktadır. Anestezinin etkisi altındaki bir insan için zaman sonsuz bir hızla geçer; saatlerce sonra açtığı gözünü bir an önce kapadığını sanır. Uyarıcı ilaçlar da aksi yönde hafif bir etki yapabilir; meskalin, esrar ve başka uyuşturucuların meydana getirdiği zihni hızlanmalardan çok bahsedilmiştir. Bunların kötü yan tesirleri olmasaydı dahi, zaman duygusunun böyle bir deformasyonu ancak çok sınırlı olabilir. Bir insanın kafasının işleme hızı ne olursa olsun, vücudunun dinginliği (atalet) uzuvlarını normalin üstünde bir hızla hareket ettirmesine engel olacaktır. Eğer arabanıza lüzumundan fazla güçte bir yakıt koyarsanız motorunuz parçalanır. İnsan vücudu ise, bir otomobilden çok daha nazik bir denge içinde bulunan bir organizmadır. Onun gidişini hemen hemen sonsuz bir hadde kadar yavaşlatabilir, böylece eski “askıya alınmış hayat” rüyasını gerçekleştirerek, geleceğe doğru tek yönlü (yani dönüşü olmayan) bir yolculuğa çıkabiliriz. Fakat ilaçlar vasıtasıyla bir insanı bir kilometre mesafeye bir saniyede gidecek veya günün işini bir saatte yapacak tarzda hızlandıramayız.

Fakat sübjektif zamanla objektif zaman arasında bir ayırma yapılırsa belki başka bir imkan bulunabilir. İnsanın kafası ile yaşadığı veya şöyle böyle kavradığı “zaman” olan birincisi, bizim farklı zihni hallerimize göre bize yavaş veya hızlı geçiyor gibi görünebilir. İkincisi ise, sarkaçlı saatler, salınımlı kristaller veya titreşimli atomlarla ölçülen zamandır. Yüzyılımıza gelinceye kadar bilginler objektif zamanın, biz ne düşünürsek düşünelim, sabit ve değişmez bir süratle akıp gittiğinden asla şüphe etmemişlerdir. Fakat Rölativite Teorisi’nin keşfi bunun böyle olmadığını göstermiştir. Zaman mutlak bir kavram değildir, rölatif değer taşır.