Kuantum Teorisi ve Düşündürdükleri

Kuantum Teorisi ve Düşündürdükleri

Fadime Emir-

Kuantum, tek elektron demektir. Birçok elektrona ise kuanta denir. Kuantum sözcüğü aynı zamanda, hem parçacık hem de dalga terimiyle eş anlamlıdır. Yani kuantum, ikili özellik gösteren, statik olmayan bir şeyi anlatır. Bir şeyin iki farklı gerçeklikte tezahür edebildiğini ifade eder.

Kuantum teorisinin ortaya koyduğu gerçeklerden biri atomun iç yapısıdır. Tabii ki bu keşif sadece maddenin özelliklerinin deşifre edilmesiyle kalmamış, bugüne kadar gerçeklik olarak kabul ettiğimiz birçok kavramın da sorgulanmasına neden olmuştur. Madde, zaman, uzay, şuur, evren gibi kavramlara daha gerçekçi yaklaşımlar ileri sürülmüştür.

Dilerseniz şimdi hem atomu tanıyalım hem de atomaltı dünyanın bizlere düşündürdüklerini paylaşalım.

Kuantum teorisine göre atomlar; proton, nötron ve elektronlardan meydana gelir. Nötron ve protonların her biri kuark adı verilen üç küçük parçacıktan oluşur. Çekirdek içinde ayrıca 206 çeşit atom altı parçacık olduğu keşfedilmiştir. Bu parçacıklar, ışık hızına yakın hızlarda hareket ettiği için bir “nükleer kuvvet= kuantum etkisi” yaratır.

Elektronlar ise bu nükleer kuvvet nedeniyle çekirdeğin etrafındaki çeşitli yörüngelerde dans eder. Atom altı parçacıklar arasındaki alana boş uzay denir. Boş uzayda bulunan her parçacık, kendi yasalarına değil, o alanın yasalarına tabiidir. O halde atom, katı bir birim olmayıp aralarında belli uzaklıkların bulunduğu parçacıkları içeren boş uzaydan meydana gelmiştir. Bu parçacıkların şaşılası özelliklerinden biri de ikili özellik göstermeleridir. Yani bazen parçacık, bazen de uzayın derinliklerine uzanan dalgasal yapıya sahiptir. Dalgasal yapıları nedeniyle tüm uzayı doldurmaktadırlar ve bu yüzden aslında boş uzay diye bir şey yoktur. Tüm evren; enerji ve bu enerjinin belirli bölgelerde yoğunlaşmasından oluşmuş maddi sistemlerle doludur. Yok oluş değil yoğunlaşma ve çözülme vardır.

Madde, küçük ama birbirinden uzak damlalar halinde yoğunlaşmış enerjidir. Madde ve enerji tek bir şeydir ve sürekli olarak birbirine dönüşmektedir. Aynı gerçekliğin iki farklı tezahürünü oluşturmaktadırlar.

Ne enteresandır ki yüzlerce yıl önce yaşamış ve çok çeşitli kültürlere damgasını vurmuş mistikler de maddenin yapısı ve özü hakkında bugün modern bilimin ortaya koyduğu gerçeklere son derece yakın tanımlamalarda bulunmuşlardır. Bu bir tesadüf olabilir mi?

Örneğin, Çin bilgeleri evrenin “Ch’i” denilen bir enerjiden oluştuğunu söyler. “Ch’i”, uzayda hareket eden, yoğunlaşınca madde olan Hayati enerjidir. Hinduizm’de Brahman, Budizm’de Dharmakaya sözcükleri aynı anlama gelir. Bu enerjinin hem ruhsal hem de maddesel özellikte olduğu kabul edilir.

Yeni fiziğe göre maddeyi oluşturan atom, bizim sert ve tek bir bütünmüş gibi algıladığımız kum tanesi gibi katı değildir. Bir kum tanesi milyonlarca atomdan oluşur. Her atom ise yüzlerce mikroskopik parçacığın sürekli devindiği bir küçük evrendir. Nasıl ki Samanyolu galaksisinde sayısız yıldız, gezegen ve çeşitli gök cisimleri varsa, bu cisimlerin birbirine göre bir hareketi, uzaklığı, etkileşimi, birbiri üzerinde yarattığı çeşitli çekim kuvvetleri varsa, bir atomun yapısındaki parçacıklar arasında da buna benzer bir yapısal düzenleme, dinamizm vardır.

Atomaltına, yani maddenin derinliklerine inildikçe anlaşılan, “temel yapı taşları” değil, bütün parçacıklar arasında varolan karmaşık ilişkiler dokusudur. Parçacıklar arasında karşılıklı etkileşim ve bütünsel bir davranış vardır. Birinin yarattığı bir etki tümünü ilgilendirir. Atomu bir mikroevren dünyamızı da bir makroevren olarak kabul edersek aslında mikroda geçerli olan yasalar makroda da geçerlidir.

Örneğin ailemizdeki bireylerden birinin yaşadığı, iyi veya kötü olarak nitelendirdiğimiz bir olaydan hepimiz şöyle ya da böyle, bir şekilde etkilenmiyor muyuz? Bunu daha da genişletirsek şehrimizdeki, ülkemizdeki, dünyamızdaki çeşitli olaylar ve haletlerden de benzer şekilde etkilenmiyor muyuz? İşte bu atomaltında geçerli olan bir yasanın yani etkileşim ve bütünsel davranışın günlük hayatımızda da geçerli olmasıdır.

Dilerseniz şimdi atom altı dünyanın bir başka özelliğinden bahsedelim.

Atom fiziğine göre, alanından yalıtılmış maddesel parçacıklar yalnızca birer soyutlamadan ibarettir. Bu nedenle atomaltından yalıtılmış parçacıkların tek başına iken özellikleri tanımlanamaz. Onlar, ancak, atomaltındaki diğer sistemlerle giriştikleri etkileşimler aracılığıyla gözlemlenebilir. Parçacıkların birarada bulunmalarından kaynaklanan ve bütünsel davranmalarından doğan etki anlamı, atomaltı dünyadaki yasaları yaratır ve her parçacık hem anlamın oluşmasında etkilidir hem de o anlama yani yasalara itaat eden konumundadır.

Bu, bize inanılmaz bir dünyanın kapılarını aralamaktadır. O kapının ardında mutlak hükümdar diye bir şey yoktur. Görünürdeki mutlak hükümdar alanın etkisidir. O alana dahil olan her parçacık bu etkiye boyun eğer, ancak her parçacık aynı zamanda o etkinin oluşmasında aktif bir şekilde rol almış olur. Kısacası hem itaat eden hem de itaat etmelerini sağlayan etkiyi yaratan konumundadırlar. Hem yaratan hem de yaratılan gibidirler!

Atomaltında, her bir parçacık bir başka parçacığın ne yaptığını bilir gibi davranır. Bilmek ve davranmak şuurluluğun, uyanıklığın, olup biteni idrak etmenin göstergesi değil midir? Peki bizler birbirimizin realitelerini dolayısıyla ne yaptığımızı, ne yapabileceğimizi, birbirimizin dolayısıyla dünyanın gelişmesine ne şekilde katkıda bulunduğumuzu biliyor muyuz? Birbirimizi anlıyor muyuz? Yoksa hala anlaşılmayı bekleyen duygusallıkta enerji tüketmeye devam mı ediyoruz? Niçin, çeşitli düğmelere basarak kolaylaştırdığımız günlük yaşantılarımızda giderek yalnızlığı çoğaltıyoruz? Teknolojiyi satın alma hırsı birbirimize hizmetin, pozitif davranmanın, hal hatır sormanın, niçin bu kadar önünde? Niçin bizler atomaltındaki her bir parçacığın adeta bütünselliğe hizmet eden anlayışından yoksunuz? Niçin onlar gibi “Ben yok biz varız” realitesiyle hareket edemiyoruz? Niçin egolarımızı otomatik realitelere teslim edip şuurun derin bilgeliğinden yoksun bırakıyoruz?

Dünyadaki tüm insanların tek bir atomu oluşturduğunu varsayarsak hepimiz bir parçacık gibi bütünü oluşturmakta, bütünü ilgilendiren süreçlere farkında olalım veya olmayalım katkıda bulunmaktayız. Ve birlikte aynı ortamı paylaşmamız bir tesadüf değildir. Çünkü biz ruh varlıkları olarak tekamül edebilmek için, şuur olarak bu küreye enkarne olmuş bulunmaktayız. Uyum sağlayabildiğimiz bu ortamda gelişmek ve maddeyi geliştirmek için varız.

Ruhçuluğa göre, maddi sistemlere enkarne olmanın (bedenlenmenin) nedenlerinden biri insanların çeşitli eprövlerle, sınayıcı etkilerle veya olaylarla, çok çeşitli duygu halleriyle, karşılaştıkları sorunlarla, ıstıraplarla gelişme ve çevresindeki kişilerin, maddenin gelişmesine hizmet etme anlayışı vardır. Dağ başında yaşayan kişi de tekamül etmektedir ama topluluk halinde yaşayan kişilerin gelişmesi daha süratli olmaktadır. O halde hepimiz birbirimize ihtiyaç duymaktayız. Tekile gibi görünse de tümele hizmet etmekteyiz. Nasıl ki alanından yalıtılmış maddesel parçacıkların hiçbir kıymeti yoksa bizlerin de tek başımıza fazla bir değerimiz yoktur. “Ben”in temsilcisi oluruz ki bu egonun hükümranlığına girmektir. Önemli olan birbirimizle tesir alış-verişinde bulunmak ve bütünsel gelişmeye hizmet etmektir, anlamı yaratmaktır.

İşte atomaltı parçacıklar da aslında bütüne hizmet etmektedir. Bir tek atom bile parçacıkların organizasyonuyla oluşmuş şuurlu bir sistemdir. Ve bu şuurlu sisteme, insan da, şuur enerjisiyle katılımcı olmaktadır. Yani maddeyi şuurdan ve insandan yalıtık göremeyiz.

Newton fiziğinde, ‘insan doğal olayları sadece gözlemleyebilir’ anlayışı vardı ve bu inanç atom fiziğindeki keşiflere kadar sürdü. Ancak atom fizikçileri atomaltı dünyanın sırlarını anlamaya çalışırken son derece şaşırtıcı bir gerçekle karşılaştılar. Atomaltı parçacıklar deneyi yapan bilim adamının şuuruna tabi oluyordu ve o kişi onları nasıl görmek isterse öyle davranıyorlardı. Bilim adamı parçacık olarak görmek isterse parçacık tezahür ediyordu, dalgasal görmeyi isterse dalgasal özelliklerini tesbit ediyordu. Üstelik aynı deney, aynı şartlarda ve aynı optik cihazlarla yapıldığı halde deneyi yapan bilim adamı değiştikçe sonuçlarda farklı oluyordu.

Yani atomaltında kesinlikle olması gereken fenomenler, önceden bilinir tezahürler yoktur. Çünkü atom fiziği, insan ile madde arasındaki ilişkinin önemini ortaya çıkarmıştır. Bu ilişkide en önemli aktörlerden biri de gözlemcinin kendisi yani deneyi yapan kişinin beklentisi, düşünce gücü ve şuurudur. Aynı şartlarda hazırlanan deneyin sonuçları, gözlemciden gözlemciye farklılık gösterir, çünkü farklı beklentiler farklı tezhür süreçlerini doğurmaktadır. Bu durumu, “belirsizlik ilkesini” öne süren fizikçi Werner Heisenberg şöyle açıklar:

Gözlemci, gözlediğini sırf gözleme fiiliyle başkalaştırır. Bu ise şuurun fiziki evrende rol oynadığının kabulüdür. Yeni fiziğin ortaya koyduğu en şaşırtıcı gerçek budur.

Yeni fiziğe göre, bir fizikçi aynı yöntem ve araçları kullansa bile diğer fizikçilerin deney ve gözlemlerinin aynısını elde etme zorunluluğu yoktur. Çünki deney gözlemcinin şuuruna tabidir. Bu nedenle ‘gözlemci’ değil ‘katılımcı’ vardır denmektedir. Atomaltı fenomenler parçacık ve dalga özelliğinden dolayı önceden kesinlikle tahmin edilememekte bir de katılımcı faktörü eklenince ancak belli olasılıklardan söz edilebilmektedir. Yani bu sihirli dünyada önceden bilirlik olamaz. Katılımcı etkin bir güçtür ve insanın katılımcılığını ne yönde kullanacağı bir yerde geleceğimizi oluşturacaktır.

“Madde, şuurdan bağımsız olamaz” diyen bilim adamları madde üzerinde şuur enerjisini kullanan tüm insanlara son derece önemli sorumluluklar yüklemektedirler.

Şuurun fiziki evrende üstlendiği rolü böylesine yalın bir şekilde ortaya koyan bilim hepimize yepyeni pencereler açmaktadır. Artık bu çerçevede kendimizi sorgulamalı ve bu bilgi ışığında zihinlerimizi esnetmek durumundayız. Eğer evrenimizde de bu ilkeler geçerliyse -ki öyle olduğu birçok bilim adamı tarafından kabul ediliyor- o halde bugünü de geleceği de şekillendiren hepimiz değil miyiz? Buradan hareketle kesinleşmiş bir kader veya gelecek yoktur diyebiliriz. Gelecek henüz şekillenmemiştir. Onun şekillenmesinde hepimize pay düşmektedir. Göstereceğimiz çabalar, gelecekte yaşayacağımız olasılıkları oluşturmaktadır.

Buna göre her birimiz; düşüncelerimizle, beklentilerimizle, dünyanın geleceğine ve bugününe ait tahayyüllerimizle, hem kendi geleceğimizi şekillendiriyoruz hem de evrenin şekillenmesine bir nebze de olsa katkıda bulunuyoruz. Şuurlu ya da şuursuz olarak oluşturduğumuz her düşünce formu bizim katılımımızın olumlu mu olumsuz mu olduğunu belirlemekte ki bu, bu işleyişi kavrayan kişi için çok büyük sorumluluklar doğurmaktadır. Bilelim ya da bilmeyelim bu sorumluluk hepimiz için geçerlidir.

Bugün bilimin ispatladığı kimi gerçekler mistikler tarafından hep bilinmiş ve hep söylenmiştir. Buda, “İnsan varoluşun büyük dramı karşısında hem aktör hem de seyircidir. Biz ne düşünüyorsak oyuz. Düşüncelerimizle yarattığımız herşeyiz. Düşüncelerimizle dünyayı oluşturuyoruz” derken şuurun madde üzerindeki etkisini, düşünce gücünün önemini, kaderlerimizin oluşumuna olan katılımcılığımızı anlatmıştır.

Tibet’in Tantrik mistikleri de düşüncelerin hammaddesine tsal adını verir. Her zihinsel eylemin, bu gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürer. Yogilerin şuurlu olarak bu yeteneklerini geliştirdikleri ve imgeleme çalışmaları yaptıkları bilinir.

İran Sufileri düşüncenin süptil yapısına alam almithal derler ve düşünce gücü ve imgelemeyle kişilerin kaderlerini değiştirebileceklerini anlatırlar. Bu bilgi bize, bir alın yazısı olmadığını, yaptığımız her eylem, ürettiğimiz her düşünce nedeniyle işleyen sebep-sonuç yani deterministik yasaların geçerli olduğunu ve kaotik işleyiş nedeniyle her an her şeyin, bizim tahayyül edemeyebileceğimiz olasılıkların cereyan etmesine neden olduğunu göstermektedir. Hem bireysel olarak hem de dünya insanlığının tümünün kaderinin şekillenmesinde katılımcı olduğumuzu işaret etmektedir. Hayatlarımızın akışını her birimiz ve karşılıklı etkileşimlerimiz belirlemekte, yönlendirmekte, yönünü tayin etmektedir.

Hepimiz, tüm dünya insanları aslında bütünsel bir gelişmeye tabiyiz. Yarattığımız her sebep sonuç birey olarak bizi etkilediği gibi dünyamızı da etkilemektedir. Çünki gerek atom altında, gerekse dünya okulunun işleyişinde, bilimin de kabul ettiği gibi, kaotik bir işleyiş vardır. Bu kaotik işleyişe pozitif olarak ne şekilde katkıda bulunuyoruz? Bir an önce bunu sorgulamak geremez mi? Şikayet ettiğimiz her şeyin sorumlusunu dışarıda aramaktan vazgeçip, ne zaman bu sorumluluklardaki payımızı pozitife çevirmeye başlarsak, işte o zaman tümel gelişmeye şuurlu olarak katılımcılığımızı hayata geçirmiş olacağız. “Bugün kendin için ne yaptın? yerine, bugün Dünya için, insanlar için ne yaptın sorusuna vicdan rahatlığıyla cevap verebildiğimiz gün, çok şeyin değişmiş olduğunu göreceğiz” ifadesi, ütopya olmaktan çıkacaktır.

Atom fizikçileri şöyle diyorlar: “‘Doğal’ dünyada olaylar ve fenomenler bölümler halinde, tek tek ve sırasıyla değil, hepsi aynı anda ve bir bütünsellik içinde gerçekleşmektedir. Biz gerçeğin yalnızca yaklaşık bir yansımasını ortaya koyabiliriz; bundan dolayı da elde ettiğimiz bütün akılcı bilgiler kaçınılmaz bir biçimde sınırlı kalmaya, yani geniş kapsamlı olmamaya mahkûmdur.”
Ruhçuluğa göre de nesnelerin hepsi akışkan ve değişken bir karaktere sahiptir. Gerek doğu öğretilerinin gerekse ruhçuluğun öne sürdüğü dünya görüşü, sonsuza dek içsel bir dinamiklik taşıyan özellikler gösterir ve “zaman” ile “değişim”i iki temel nitelik olarak kabul eder. Bu açıdan kozmos, tek ve bölünemez bir gerçeklik olarak algılanmaktadır. Kozmos, hareketli, canlı ve organik olarak ve aynı zamanda da ruhsal ve maddesel olarak görülmektedir. Ruh varlıkları şuur enerjileriyle bir tümel şuur oluşturmakta ve hem kendisinin hem de maddenin tekamül etmesi için tekrardoğuş yasasına uyarak kozmosdaki dinamik dengeyi oluşturmakta, çeşitli vazifeleri yerine getirmektedir.

Sonuç; 

Atom fiziği hepimize inanageldiğimiz birçok kavramın rölatif olduğunu gösterip başka gerçekliklerin de olabileceği hakkında esneme şansı tanıyor. Dogmatik olmamak gerektiğini vurguluyor.

Atom fiziği bize, boş uzay kavramının geçersiz olduğunu, bizim cansız dediğimiz demirin bile canlı olduğunu ve çevresiyle etkileşim halinde olduğunu, sürekli bir titreşime sahip olduğunu gösteriyor.

İşte bu anlayış, spiritüel yolların da dünyayı ve evreni algılama biçimidir. Ruhçuluğa göre de doğa, durağan değil, dinamik bir dengeye sahiptir. Her şey sürekli tekamül etmekte yani evrimleşmektidir. Varlıkların asli hedefi, uyum sağlayarak enkarne olabildiği maddi kürelerde hem maddeyi hem de kendini geliştirmek ve bu kaotik işleyişte evrendeki dinamizme katılmak, değişim ve başkalaşımda rol almaktır.

Çünkü Evren birbirinden ayrışamayan bir ağ gibidir. Yani kozmik ağ, hayat doludur, hareket eder, büyür ve sürekli olarak değişir. Bu yaklaşım modern fizik ile benzerlik gösterir.

Ancak tüm bunları kabul etmek için, fizikçilerin de dediği gibi akılcı bilginin sınırlılığını kabul etmek gerekir. Oysa çoğumuz için akılcı bilginin sınırlılığını ve izafi oluşunu kabul etmek imkansız gibidir. Çünkü hepimiz için beyinlerimizin yaratmış olduğu “gerçeğin sureti”, “gerçeğin kendisinden” daha kolay anlaşılmaktadır. Sahip olduğumuz tasarım ve kavramlarımızı gerçekliğin ta kendisi olarak kabul etmekte ve sadece kavramlara yüklediğimiz anlamlardan oluşan bir dünyada yaşamaktayız.