Duyularımız ve Bütünsellik

Duyularımız ve Bütünsellik

Fadime Emir-

Kuantum fiziğinin ortaya koyduğu gerçekliklere göre madde, yoğunlaşmış enerjiden oluşuyor. Enerji ile yoğunlaşmış enerji olan madde arasındaki ilk basamak ise atomaltı parçacıklardan meydana geliyor. Atomaltı parçacıkların organizasyonları sonucu atom dediğimiz birim ortaya çıkıyor. 

Potansiyel olarak ikili özelliğe sahip olan atomaltı parçacıklar bağımsız davranmayıp, atomik alanın etkisine tabi oluyor. Parçacıkların ikili özelliği ise onların bazen yoğunlaşıp parçacık özelliğini tezahür ettirmesinden, bazen ise enerjetik dalga formuna geçip tüm uzaya yayılmalarından kaynaklanıyor. İşte bu enerjetik dalga formları sayesinde herşey herşeyle etkileşiyor. Bir an, asli kaynağı olan enerjetik alanından soyut ve tekil gibi gördüğümüz her şey, bir anda gerçek kaynağı olan enerji deniziyle bir oluyor. Ondan etki alıp ona etki veriyor. İşte bu nedenle atomaltı düzeyde herşey “tek”leşiyor. Ve kuantum fiziğinin ortaya koyduğu en önemli gerçekliklerden biri atomaltı seviyede bir yer kaplama olgusunun ortadan kalkması ile “evrenin bir bütün” olarak algılanması oluyor. Yani kuantum fiziği, evrensel tekliği çok çarpıcı bir biçimde dile getiriyor.

BÜTÜNSELLİK

Kuantum fiziğinde, bir şeyin varlığının, onun tüm çevresine bağlı olma durumuna ise bütünsellik deniyor. Niels Bohr’a göre yalıtılmış parçacıklar birer soyutlamadır. Özellikleri tanımlanmaz. Onlar ancak atomaltı parçacıklarla, insanla, diğer sistemlerle giriştikleri etkileşim aracılığı ile gözlenebilir. Evren, bütünsel birliğin farklı bölümleri arasında meydana gelen karmaşık bir ilişkiler setidir. Evrensel gerçeklik, dinamik, birbirine bağlı ve bölünmeyen bir bütünlüktür.

Dinamik, birbirine bağlı ve bölünmeyen bütünlük aslında her yerde var da duyularımıza çarpmıyor. Son yüzyılda, çeşitli bilim dallarından gelen veriler duyularımıza çarpmayan bu bütünselliği çok tutarlı bir şekilde açıklıyor.

Örneğin, soyutlanamama ve biraradayken bütünü oluşturup birbirinden etki alıp etki verme ve bütünsel olma hücresel düzlemde de geçerli. Bildiğimiz gibi hücre, canlılığın en küçük birimi olarak tanımlanıyor. Pek çok elemanı olduğunu bildiğimiz hücre de evrenimiz gibi kendi kendini düzenleyen dinamik bir sistem. İşte bu sistemin çekirdeği, mikroenjeksiyonla çıkarılıp hemen yerine konsa bile o sistem çöküyor. Yani çekirdek ile geri kalan bölümlerin etkileşimleri, etki alıp etki vermeleri bir an bile engellendiğinde hücrenin bütünselliği bozulmuş, sistem çökmüş oluyor. Çünkü, bütünün elemanları olan parçaların ayrıştırılamayan etkileşiminin sürekliliği, bütünlüğü sağlıyor.
Hücre içindeki elemanlar birbiriyle, hücre, içinde bulunduğu ortamla her an etkileşim halinde bulunuyor. Milyarlarca hücrenin organizasyonu ise organlarımızı, sistemlerimizi ve fizik bedenlerimizi meydana getiriyor. Fizik bedenimizin organ ve sistemleri arasında da ayrıştırılamayan etkileşim, bütünsel davranma, bütünselliği oluşturma özellikleri gözleniyor. Organlardan birindeki aksaklık bütünün çökmesine neden olabiliyor.

O halde, atomaltı parçacık kendi alanıyla, çekirdek sitoplazmayla, hücre ve organlar birbiriyle etkileşirken, acaba fizik varlığımızla içinde yaşadığımız alan yani ekosistem arasında da bir etkileşim var mı? Fizik olarak da görünen ve görünmeyen alanın etkisine tabi miyiz? Elbette ki tabiyiz. Nasıl ki hem atomaltı parçacıklar, hem hücresel elemanlar, hem de hücreler çevresinden soyutlanamıyorsa bizler de çevremizden, birbirimizden soyutlanamıyoruz. 

Her an bu fizik çevreden gelen çok çeşitli uyaranlara, tesirlere muhatap oluyoruz. Algılayabildiğimiz uyaranlara verdiğimiz tepkilerle, fizik varlığımızın bütünlüğünü koruyor, canlı ve cansız dediğimiz çevre ile etkileşiyor, çok çeşitli tecrübeler ediniyor, canlılığımızı sürdürüyoruz. Canlı olduğumuz sürede ise enkarnasyon planımız doğrultusunda hedeflediğimiz gelişmeyi ve üstlendiğimiz vazifeleri yerine getirme gayreti içinde oluyoruz.

Bildiğimiz gibi bizler, fizik ortamdan gelen uyaranları beş duyu vasıtasıyla algılıyoruz. Ses, ışık, kimyasal maddeler, sıcaklık, basınç gibi etkenler bizim için çevresel uyaranlar oluyor. Beş duyu organlarında bulunan ve bu uyaranları algılayıp impuls oluşturan yapılara ise reseptör diyoruz. Reseptörlerin oluşturduğu impulslar beyne iletiliyor ve beyin algıladığı impulsu yorumlayarak bir duyum oluşturuyor. Oluşturduğumuz duyumlar ise, fizik çevre ile başarılı bir şekilde uyum kurmamıza neden oluyor. Böylece beden kullanan ruhsal varlıklar olarak bu dünyaya bedenleniş amaçlarımız doğrultusunda yaşamımızı sürdürüyor ve çok çeşitli tecrübeler kazanıyoruz.

DUYU ORGANLARININ İŞLEVSELLİĞİNDE ÇEVRENİN 
ÖNEMİ VE BÜTÜNSELLİK

Çevremizden, ekosistemimizden yalıtık varlıklar olmadığımızı yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Örneğin 20. yüzyılda Ay’a giden insanoğlu, Ay gibi yerçekimsiz ortamlarda belli bir süre kalan insanın kaslarında erime başladığını anladı. Demek ki kaslarımızın işlevselliğini kazanabilmesi ve sürdürebilmesi için dünyamızın ona etkilediği çekim kuvveti çok önemli. Uzmanların dediğine göre, insan, yerçekiminden yalıtık ortamlarda kalsa bir süre sonra kaslarını kullanamaz duruma gelir. Bu demektir ki konuşamaz, yürüyemez, sindirim sistemi çalışamaz, kalbi zayıflar ve ölür. O halde dünyadan gelen etkiler de fizik varlığımızın bütünsel sağlığı üzerinde çok önemlidir. Dolayısıyla, o sağlıklı bedeni yönetip yönlendirerek tekamülünü sürdüren ruh varlığının gelişmesi için de çok önemlidir. Çünkü ruh varlığı, fizik beden kullanarak fizik ortamlarda tezahür eder. Demek ki; beden, dünya ve ruh varlığının etkileşimi bütünsel sağlığımızı oluşturur. Demek ki bizler de görünen ve görünmeyen çevremizden yalıtık değiliz. 
Anatomik olarak insana çok benzeyen fare ve kedilerle yapılan deneysel çalışmalar da çok çeşitli çağrışımlara neden oluyor. Bu çağrışımları paylaşmadan önce örneklere değinelim.
a. Doğumdan sonra steril ve izole ortamlara bırakılan ve temel ihtiyaçları karşılanan hayvan yavruları kısa süre sonra ölüyor. Yani dış uyaranlardan yoksun kalmak fizik varlığın gelişimini durduruyor.
b. Fare yavruları kör olarak doğuyor. Yeni doğan bir farede, doğumdan iki hafta sonra, beyindeki görme merkezlerinde bulunan hücrelerden her birinin, komşu hücrelerden on dördü ile bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Gözleri açılan ve ışık etkisiyle oluşan impulsların beyne gitmesinden sonra ise bağlantı sayısı sekiz bine çıkıyor.
c. Gözleri açılmadan önce, gözleri bir bezle bağlanan yani ışık uyaranından yoksun bırakılan fare yavrularındaki bağlantı sayısı ise on dört olarak kalıyor. Bir süre sonra gözlerindeki bağ çözülse bile farelerin kör olarak kaldıkları anlaşılıyor. 
Demek ki nöronlar arası bağlantıların kurulmasında ve görme merkezinin aktifleşmesinde ışık faktörü önem kazanıyor.
Bu mekanizmanın insan için de geçerli olduğuna ilişkin kanıtlar var. Çocukların da beyinlerindeki nöronlar arası bağlantı ağlarının sıklaşmasında, değişik kombinasyonlar oluşturulmasında doğumdan sonraki haftalarda içinde bulunduğu çevresel şartların, uyaranların rol aldığı kabul ediliyor. 
Demek ki çevresel faktörlerden ışık, görme merkezindeki hücrelerin komşu hücreler ile olan koordinasyonunda ve doğal olarak görme fonksiyonunda rol alıyor. Yani görme duyusunun gelişmesinde ve varlığın dış dünya ile etkili ve başarılı bir uyum sağlayabilmesinde çevresel uyaranların da çok önemli bir rolü olduğu anlaşılıyor. Görme merkezi ile ışık etkileşimi, görme merkezini aktifleştirip amaca hizmet ediyor. 
d. Kediler, hayatlarının ilk altı ayı süresince, her iki saniyede bir yanıp sönen bir ışık altında yaşamaya mecbur tutulacak olursa görme merkezlerindeki sinirlerin işleyişi, bu çevresel koşula göre biçim alıyor. Yani onlar için dünya, hareketsiz ve duran resimlerden ibaret oluyor. Beyinleri böylece şartlanan hayvanlar, normal dünya koşullarına bir türlü alışamıyor ve hareket olayını kavrayamıyor. Çünkü onlar dinamik görme yeteneklerini ve hareketi görme becerilerini yitirmiş veya kazanamamış oluyor.
e. Kediler hayatlarının ilk haftalarında yalnızca dikey veya yalnızca yatay çizgilerden oluşan bir çevrede yetiştirilirlerse, normal bir ortama geçtiklerinde, alıştıklarına ters olan çizgilere karşı “kör oluyor.” Onları göremiyor. 
f. Yıllar önce İngiliz avcıların Hindistan’ın dağlık bölgelerinde bulduğu, sekiz ve bir buçuk yaşlarındaki Amala ve Kamala adı verilen kardeşlerin öyküsü de ilginçtir. Çocuklar, konuşma yeteneğinden yoksundurlar. Hayvanlar gibi beslenmekte ve onlar gibi ses çıkarmaktadırlar. Davranış ve alışkanlıkları açısından insana değil bulundukları bölgedeki hayvanlara daha çok benzerler.

İngiltere’ye getirilip tıbbi denetim altına alınırlar. Bir süre sonra kardeşlerden küçük olanı ölür. Büyük olan ise uzmanların tüm uğraşılarına rağmen otuz kadar sözcük öğrenebilir. İnsana ait davranışlardan çok azını öğrenebilir. Medeniyete uyum sağlayamaz ve bir süre sonra o da ölür.

Demek ki bir çocuğun doğduktan sonra içinde bulunduğu çevre, o çocuğun duyularının gelişmesinde, aldığı etkiye göre o etkiyi sunan çevreye uygun vasıfların kazanılmasında çok önemli oluyor. Canlılığın devamı, sadece anatomik veya fizyolojik özelliklere bağlı olmayıp aynı zamanda dünyanın sağladığı uyaranlar ile duyu organları ve beden arasındaki etkileşime bağlı oluyor. Her şeyin varlığının onun tüm çevresine bağlı olma durumu diye tanımlanan bütünsellik burada da karşımıza çıkıyor. Herşey herşeyle etkileşiyor.

İnsanın hem nörofizyolojik özelliklerinin oluşmasında, hem sosyalleşmesinde, diğer insanlarla ve doğayla başarılı bir uyum kurabilmesinde, insansı dediğimiz davranış modellerinin kazanılmasında, duyu organları aracılığıyla algıladığımız uyaranların çok önemli olduğu anlaşılıyor. Demek ki insanın çevresinden izole bir şekilde gelişmesi zorlaşıyor. Anatomisinde potansiyel olarak bulunan özelliklerini tezahür ettirmesi zorlaşıyor. O halde insanın çevresinden kopuk, ondan yalıtık olduğunu kim söyleyebilir. Beş duyu organları olmasaydı insan çevresinden gelen etkileri, tesirleri alabilir miydi?

Peki bizim beş duyudan başka bir duyum aracımız yok mu? Ruh varlığı olduğumuza göre elbette var. Altıncı his dediğimiz duyumuz ise çok daha süptil çevrelerle etki alıp etki vermemizi sağlıyor. Bedene bağlı duyular fizik seviyedeki daha kaba sayılabilecek tesirleri, uyaranları algılarken altıncı his dediğimiz duyumuz, daha ince seviyeli olan, daha yüksek vibrasyonları algılamakta ve mantal dünya ile bizim etkileşimimizi sağlamaktadır.

Sayın Ergün Arıkdal şöyle demektedir: “Astral veya mantal düzeyde elde edilemeyecek olan bazı bilgiler bedenin reseptörleri ile elde edilir. Mantal seviyedeki etkileri alan reseptörler ile bedene bağlı etkileri alan reseptörlerin aldığı bilgi birbirinden farklıdır. Mantal duyular durugörü, telepati vs. ile olur. Bedenli iken ise düşünmek ve duyular kanalı ile olur. Beden kullanmadan bu dünyadan öğrenilebilecek bilgiler alınamaz.”

Beş duyumuz, zihinsel ve ruhsal yeteneklerimiz bizim bilgi edinme araçlarımızdır. Bizler çeşitli titreşim özellikleri taşıyan evren gibi, bir tükenmez kaynaktan bilgi alır yine aynı ortamda süregelen enkarnasyonlarımızla elde ettiğimiz bilgiyi tatbik eder ve başka varlıklara aktarırız. Çevremizle etkileşimlerimizde, dış dünya ile iç alemimiz arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim ve karşılıklı nüfuz etme sözkonusudur. 

Örneğin, görme duyusu sayesinde gözlemler yapar müşahade ederiz. Sadıklar Planı Ruhsal Tebliğlerine göre, müşahade yeteneği ruh varlığının en önemli yeteneklerinden biridir. Müşahade sayesinde bir olayı yaşamadan da o olayın bilgisini alabiliriz. Aldığımız bilgi ile tekamülümüze hız kazandırabiliriz. Çünkü bir şeyi müşahade ederken tek bir duyumuzu değil pekçok duyumuzu aynı anda kullanırız. Örneğin aynı anda görmek, düşünmek, hissetmek gibi diğer duyusal melekelerimizi de devreye sokarız. Böylece çok kanallı bir sistemden gelen bilgiler ile kestirmeden sonuca varırız. 

İnsan, şuurlu bir varlıktır; biz yalnız duyumlarımızın değil, düşünen ve tecrübe eden bireyler olarak kendi kendimizin de bilincindeyiz. Bilinç olarak evrimleşmemizde, tekamül etmemizde ise bizden ayrı gibi gördüğümüz canlıların, uyaranların, dünyamızın bize sunduğu olanakların, fizik ötesinden gelen süptil etkilerin kısaca evrensel tekliğin pekçok elemanının katkısı vardır. Varlık tekamül edip kainatımıza hizmet ederken kainatımız da o varlığın gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Her şey “BİR” içindir.